11 Ağustos 2026 - Salı

ÇOCUKLUK YARALARININ YETİŞKİNLİKTEKİ İZLERİ

Bir toplumun çocuklarına nasıl davrandığı, aslında gelecekte nasıl yetişkinler görmek istediğinin göstergesidir.

Yazar - Aydın Uzkan
Okuma Süresi: 7 dk.
Aydın Uzkan

Aydın Uzkan

-
Google News

Çocukluk, insanın kendisini ve dünyayı tanımaya başladığı ilk aynadır. O aynanın karşısında bize kim olduğumuzu söyleyen sesler vardır. Annenin şefkati, babanın bakışı, evin içindeki huzur ya da sessizlik, bir çocuğun yaptığı küçük bir hataya verilen büyük tepkiler… Çocuk, bunların hiçbirini yalnızca yaşayıp geçmez. Onları içine alır, kendine dair bir hikâyenin cümlelerine dönüştürür.

Bazen bir kapının sertçe kapanması, yıllar sonra yetişkin bir insanın kalbinde hâlâ yankılanır. Bazen çocukken duyulan “Sen yapamazsın.” cümlesi, kırk yaşında bile insanın zihninde görünmez bir el gibi omzuna dokunur. Geçmiş gerçekten geçmiş midir, yoksa insan bazen çocukluğunun gölgesini büyüdüğü evlerin duvarlarına mı taşır?

Bir çocuğun dünyasında küçük görünen şeyler, onun duygusal evreninde çok büyük olabilir. Anne-babanın sürekli kavga etmesi, çocuğun ihtiyaçlarının önemsenmemesi, kardeşlerle kıyaslanmak, başarı üzerinden sevilmek, duyguların ayıp veya zayıflık sayılması… Bunların her biri çocuğun zihninde dünyanın nasıl bir yer olduğuna dair sessiz hükümler oluşturabilir.

“Kimseye güvenilmez.”, “Sevilmek için başarılı olmalıyım.”, “Hata yaparsam terk edilirim.”, “Duygularımı göstermemeliyim.” gibi cümleler bazen yetişkinlikte düşünce olarak değil, davranış olarak karşımıza çıkar. İnsan neden bir türlü yardım isteyemediğini, neden sürekli kendisini kanıtlamak zorunda hissettiğini veya neden en küçük eleştiride içine kapandığını anlamakta zorlanır. Oysa bazen bugünün davranışı, dünün tamamlanmamış cümlesidir.

Çocukluk yaraları her zaman büyük travmalar biçiminde ortaya çıkmaz. Bazen yara, tam tersine, kimsenin önemsemediği kadar sıradan bir şeyin içinde saklanır. Doğum gününün unutulması, ağlarken “abartıyorsun” denmesi, okul başarısının kardeşle kıyaslanması, korktuğunda küçümsenmek, sarılmaya ihtiyaç duyduğunda karşılık bulamamak… Çocuk bunları anlamlandıracak psikolojik araçlara sahip değildir, yalnızca hisseder. Sonra büyür ve o duygular biçim değiştirerek hayatına geri dönebilir.

Bir yetişkin, sevgilisinden gelen kısa bir mesajı terk edilme işareti gibi algılayabilir. Bir başkası, iş yerindeki küçük bir eleştiriyi değersizlik saldırısı olarak yaşayabilir. Oysa bugünün olayı küçüktür, fakat geçmişte birikmiş anlamı büyüktür.

Bu nedenle bazı yetişkinler ilişkilerinde yalnızca karşılarındaki insanla değil, geçmişlerinin hayaletiyle de mücadele eder. Sevildiğine inanmakta zorlanan biri, sevgilisinin ilgisini sürekli sınayabilir. Terk edilmekten korkan biri, ilişkiyi daha başlamadan bitirebilir. Yakınlık isteyen fakat yakınlaştığında geri çekilen biri, aslında sevgiye değil, sevginin beraberinde getirdiği incinme ihtimaline karşı savunma geliştirmiş olabilir.

Psikolojik açıdan bağlanma biçimlerimizin oluşumunda erken dönem ilişkilerinin önemli bir yeri vardır. Sosyolojik açıdan ise mesele yalnızca bireyin iç dünyası değildir. Aile yapısı, ekonomik koşullar, toplumsal cinsiyet rolleri, eğitim anlayışı ve kuşaktan kuşağa aktarılan ebeveynlik biçimleri de bu yaraların oluşmasında ve sürmesinde rol oynar.

Bir toplumun çocuklarına nasıl davrandığı, aslında gelecekte nasıl yetişkinler görmek istediğini de gösterir. Duyguların konuşulmadığı evlerde büyüyen çocuklar, çoğu zaman yetişkin olduklarında da duygularını kelimelere dökmekte zorlanabilirler. “Erkek adam ağlamaz.”, “Büyüklerin yanında konuşulmaz.”, “Aile içinde sorun dışarı anlatılmaz.” gibi kültürel kalıplar, çocuğun kendi duygularına ulaşmasını zorlaştırabilir.

Böylece bazı insanlar öfkelerini kolayca ifade ederken üzüntülerini saklar, bazıları sevgi göstermekten utanır, bazıları ise yardım istemeyi zayıflık kabul eder. Çocukluk yalnızca bireysel bir hikâye değildir. Toplumun değerleri, korkuları ve suskunlukları da çocuğun ruhuna küçük harflerle yazılır.

Fakat geçmişin insan üzerindeki etkisini kabul etmek, geçmişin insanı sonsuza kadar yönetmek zorunda olduğu anlamına gelmez. İnsan ruhunun en önemli özelliklerinden biri değişebilme kapasitesidir. Bir zamanlar kendisini savunmak için geliştirdiği davranışların bugün artık gerekli olmadığını fark edebilir. “Hayır” demenin sevgisizlik olmadığını, yardım istemenin güçsüzlük olmadığını, hata yapmanın değersizlik anlamına gelmediğini öğrenebilir.

Bazen bir terapi odasında, bazen güvenli bir ilişkide, bazen de insanın kendisiyle kurduğu dürüst bir iç konuşmada yıllardır kilitli duran bir kapı aralanır. Geçmiş silinmez fakat geçmişe bakış biçimi değişebilir. Yara aynı yara değildir artık, çünkü ona bakan insan değişmiştir.

Belki de iyileşmek, çocukluğumuzu unutmak değil, çocukluğumuzdaki kendimize yeniden yaklaşabilmektir. O küçük çocuğu yıllarca suçladığımız şeylerden kurtarmak, ona “Senin suçun değildi.” diyebilmek, korktuğu zaman neden sustuğunu, neden saklandığını, neden kendisini korumak için bazı duvarlar ördüğünü anlayabilmek…

Yetişkinlik bazen büyümek değil, zamanında büyümek zorunda kalmış çocuğun elinden tutmaktır. İçimizde hâlâ karanlık bir odada bekleyen bir çocuk varsa, ona kızmak yerine ışığı açmak gerekir. Çünkü insan kendisini iyileştirmeye başladığında, geçmişteki kendisine düşman olmaktan vazgeçer.

Yine de çocukluk yaralarını her şeyin açıklaması hâline getirmek de doğru değildir. İnsan yalnızca geçmişinin ürünü değildir. Seçimlerinin, ilişkilerinin, içinde bulunduğu toplumun ve bugün kurduğu anlamların da sahibidir. Geçmiş bize bazı eğilimler bırakabilir ama geleceğin bütün cümlelerini yazmaz. Bir insan ailesinden gördüğü sevgisizliği kendi çocuğuna aktarmak zorunda değildir. Kendisine bağırılan bir evde büyüyen biri, kendi evinde sakin konuşmayı öğrenebilir. Sürekli eleştirilen biri, kendisiyle şefkatli bir dil kurabilir. Kuşaktan kuşağa aktarılan yaralar, yine bir kuşakta durdurulabilir. Belki insanın yetişkinlikteki en büyük sorumluluklarından biri de budur; Kendisine miras bırakılan acıyı başkasına miras bırakmamak.

Geçmiş, takvim yapraklarının üzerinde kalan bir tarih değildir. Bazen bir bakışta, bir suskunlukta, bir korkuda, bir aşırı tepkide, hatta sevme biçimimizde yaşamaya devam eder. Fakat geçmişin bizimle yürümesi, onun elimizi tutmak zorunda olduğu anlamına gelmez.

İnsan zamanla kendi hikâyesinin yalnızca karakteri değil, yazarı olduğunu da öğrenir. Çocukluğumuzun kırılmış yerleri bizi eksik kılmak zorunda değildir. Bazı kırıklardan içeri hayatın ışığı da sızabilir. İyileşmek, geçmişi kapının dışında bırakmak değil; geçmişle aynı masaya oturup ona sakince şunu söyleyebilmektir: “Seni inkâr etmiyorum ama artık hayatımı sen yönetmeyeceksin.”

#
Yorumlar (0)
Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, müstehcen, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.
Tüm Yazıları