EL ALEM NE DER PSİKOLOJİSİ
Hayat el aleme karşı verdiğimiz bir hesap defteri değil, kendimize yazdığımız bir mektuptur.

Aydın Uzkan
-Bir filmde geçen replikte söyle deniyordu ‘’ Hayatım gözlerimin önünden bir film şeridi gibi geçti ama içinde ben yoktum ‘’ El alem ne der ile yaşanan bir ömrün acı bir özeti idi bu.
Ruhun labirentlerinde yankılanan en gürültülü fısıltı, hiç şüphesiz o görünmez devin sesidir "El âlem ne der?" Bu soru, bireyin kendi hakikatini bir kenara bırakıp, başkalarının gözbebeklerine hapsettiği bir aynalar odasıdır.
İnsan, kendi iç dünyasının mimarı olmak yerine, meçhul bir kalabalığın beğeni standardına göre ruhuna kaçak katlar çıkar. Oysa o kalabalık, aslında kimsenin tam olarak tanımadığı, herkesin korktuğu bir hayalet süvarisinden ibarettir.
Gökyüzünde süzülen bir uçurtmanın ipi, yerdeki binlerce el tarafından çekiştirilirse, uçurtma artık rüzgârın değil, o ellerin esiri olur. Toplumsal onay arayışı, insanın özgünlük kanatlarını budayan paslı bir makastır. Her "ne derler?" kaygısı, içimizdeki o vahşi ve hür ormanı, budanmış ve nizami bir bahçeye çevirir. Estetik görünürüz belki, ama içimizdeki o derin, karmaşık ve hayati yabanıllık can çekişir.
Bu durum, "dışsal denetim" denilen bir hapishanenin parmaklıklarıdır. Kişi, kendi mutluluğunun anahtarını başkasının cebine koyduğunda, kapıyı açmak için her zaman bir başkasının rızasını beklemek zorunda kalır. Bu, sadece bir çekingenlik değil, aynı zamanda varoluşsal bir intihardır. Kendini başkalarının yargı pergelinde tanımlayan ruh, merkeze hep "ötekini" koyar ve kendi çapını asla kendi çizemez.
Bir ağaç, "Etrafımdaki çalılar benim yapraklarım hakkında ne düşünür?" diye sormaz. Sadece köklenir, serpilir ve sonbaharda hüzünle soyunur. Oysa el âlemin dili, sadece kendi sığlığını örtecek kadar uzundur. Onların yargıları, sizin derinliğinize ulaşamayacak kadar yüzeyde yüzer.
Birer gölge oyununa benzer el alem ne der psikolojisi. Bizler, hayat sahnemizde kendi repliklerimizi değil, bizi izleyen o karanlık seyirci kitlesinin duymak istediği şarkıları söyleriz. Perde kapandığında ise elimizde kalan tek şey, alkışların sahteliği ve kendi sesimizi unutmuş olmanın getirdiği o derin, kekeme yalnızlıktır. Maskelerimiz yüzümüze yapışır, bir süre sonra maskenin altındaki deriyle kaynaşırız.
Toplum, bireyin üzerine örtülen ağır, yünlü ve kaşındıran bir battaniyedir. Bizi sıcak tuttuğunu sanırken aslında nefesimizi keser. "El âlem" dediğimiz o yargıç, aslında herkesin bir başkasından korktuğu bir zincirleme reaksiyondur. Kimse gerçekten bakmaz, herkes sadece bakıldığını sanır. Bu devasa bir yanılsama, bir toplumsal seraptır. Suyun olmadığı yerde herkes susuzluktan değil, başkası susadığı için dudaklarını yalar.
Özgürlük, o görünmez el alem dediğimiz seyirci kitlesinin koltuklarını boşaltmaktır. Kendi tiyatronuzda hem yazar, hem oyuncu, hem de tek seyirci olduğunuzu fark ettiğiniz an, "el âlem" bir toz bulutu gibi dağılır. Zira gökyüzü, kuşların uçuşu hakkında dedikodu yapmaz.
Hayat başkalarına verdiğimiz bir hesap defteri değil, kendimize yazdığımız bir mektup olmalıdır. El âlemin gürültüsünü kıstığımızda, içeride duyulan o cılız ama saf ses bizim gerçek pusulamızdır. O pusula asla "onlar ne der?" demez, sadece "sen kimiz?" diye fısıldar. Ve bu soruya verilecek samimi bir cevap, binlerce sahte alkıştan daha değerlidir
